01 02 2007

"felsefe atayurdunda" /yorumLUyorum/assos'ta felsefe platfor

Felsefe Atayurdunda "Assos'ta Felsefe Platformu" , Eylül-2000 tarihinden itibaren "Assos'ta Felsefe" adıyla yılda bir kere olmak üzere başlattığı felsefe etkinliklerini 2006'dan beri yılda ikiye çıkarmış olarak devam ettiriyor. Platform yeni toplantılarını 2-3 Şubat 2007 tarihlerinde yine aynı yerde, antik kent kalıntılarının ortamında, Assos'ta gerçekleştiriyor. Kültürün en yüksek ürünlerinden olan felsefe, kurulma ve gelişme olanaklarını Büyük Yunanistan denilen kesimde bulmuştu. Bu coğrafyanın en önemli kısmını ise Batı Anadolu oluşturmuştur. Ege kıyılarındaki liman kentleri aynı zamanda antikçağda çeşitli kültürlerin kesiştiği birer kültür merkezleriydiler. Özellikle Milet ve Efes gibi kentlerin felsefi düşüncenin ortaya çıkmasında ve gelişmesinde çok önemli fonksiyonlara sahip oldukları biliniyor. Genel olarak kültürel gelişimler, özel olarak da felsefi gelişmeler açısından Yunan-Latin kaynaklarının değeri tüm düşünce tarihi boyunca önemsenmiştir, halen de önemsenmektedir. Bu kaynaklara dönmek, bu kaynakları çıkış noktası yapmak, yeni düşünceleri açıklarken bu kaynakları referans olarak göstermek ve bu kaynaklara dipnot düşmek, bilinen âdetlerdendir. Bu yüzden Yunan-Latin kaynaklarının da temellerinin Batı Anadolu'da atılmış olması, bu coğrafyada yaşayan insanları ayrıca ilgilendirmelidir. *** Platon ve öğrencisi Aristoteles , belki de insanlık var olduğu sürece adları hep var olacak filozoflar. Platon, insanlığa "Akademi" yi (Akademos) armağan ediyor, Aristoteles de "Lise" yi (Lykeion). Platon öldükten sonra Akademi'den ayrılan Aristoteles, kendi okulunu kuruyor ve bu arada şimdiki adıyla Çanakkale ilimizin Ayvacık ilçesinde, Assos'ta da bulunuyor. Burada bulunduğu sürede felsefe dersleri veriyor. Ders vermeyi Platon'un Akademi'de yaptığı gibi oturarak değil de yürüyerek (peripatos) yapıyordu. Bu yüzden Aristoteles'inkine gezinenler okulu da deniyor. Kimi ... Devamı

02 01 2007

" Bu Çığlığı Duyun..." /yorumLUyorum/ hikmet çetinkaya

Bu Çığlığı Duyun... Bilmem 25 bin kişinin çığlığını duyuyor musunuz? Kimdir bu 25 bin genç insan? Bir mektup... Birlikte okuyalım: "Beden öğretmenleri atama bekliyor. Sayıları on binleri bulan öğretmenlerin atamalarının yapılmayışı birçok eğitim sevdalısını isyan ettiriyor. 25 bin beden öğretmeni adayı, kadro açılmadığı için mağdur. Kamu Personeli Seçme Sınavı'nda yeterli puan almalarına rağmen 25 bin öğretmenden yalnızca 500 'ü atanıyor. Atamaların azlığından yakınan öğretmenler, Türkiye 'nin beden eğitimi öğretmeni eksiğinin 3. sırada olduğunu belirtiyorlar. Avrupa'da beden eğitiminin ana sınıfından başladığına vurgu yapan öğretmenler, Türkiye'de bu dersin yeterince önemsenmediğini düşünüyorlar. Yıllarca birçok sınavdan geçirildiklerini belirten öğretmenler, bu seneki bütçe taslağında MEB 'in büyük bir pay aldığını, bunun öğretmen atamalarına nasıl yansıyacağını merak ettiklerini ve her yıl mezun olan binlerce öğretmenin kaderinin ne olacağını soruyor." ***** Bir mektup daha: "Biz 25 bin beden eğitimi öğretmen adayı olarak çok mağdur durumdayız. Çoğumuz psikolojik tedavi alıyoruz. Atanamıyoruz ve hâlâ ailelerimizin eline bakıyoruz. Geçen atama döneminde, sadece 292 kişi atandı. Oysa ihtiyaç 11 bin. Aradaki farkı söylememize gerek yok sanırım. Atama yapılmayan yerlerde beden eğitimi derslerine kimler giriyor? Tabii ki branşı olmayan öğretmenler. Beden eğitimi ders saatleri 40 dakikaya düşürüldü. Böyle önemli bir dersin 40 dakikaya düşürülmesi ne kadar vahim! Öğrenci hangi derste sosyalleşecek, hangi derste deşarj olacak, hangi derste nasıl davranmasını ve grupla nasıl hareket etmesini öğrenecek? Okullarda şiddet neden artıyor? İşte bu yüzden. Dersten ve evden bunalan öğrenciler sosyalleşemiyor. Toplumla birlikte hareket edemiyor. Okulda deşarj olmalarını sağlayacak tek ders, beden eğitimi dersidir. Bu yüzden ders saatlerinin azaltılması değil, artırılması gerekiyor a... Devamı

02 01 2007

" 40 bin yeni öğretmen /yorumLUyorum/ 2007'de atanacaklar

2007'de atanacaklar 40 bin yeni öğretmen Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, 2007 yılı içinde iki ayrı dönemde 40 bin yeni öğretmen atamasının yapılacağını söyledi. Van'da gazetecilerin sorularını yanıtlayan Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, yeni Bütçe Yasası gereği, 2006 yılında emekliye ayrılan öğretmen sayısının yarısı kadarını hiç izin almadan atayacaklarını belirtti. Bakan Çelik, şubat ve ağustos ayları olmak üzere iki ayrı dönemde, 40 bin öğretmen alımını hedeflediklerini söyledi. Milli Eğitim Bakanı Çelik, atama döneminde başvuru yapan sözleşmeli öğretmenlerin de puanları tutması halinde kadroya alınacağını ifade etti. VAN (Cumhuriyet) Devamı

24 11 2006

öğretmen geçim derdinde / yorumLUyorum / 24 kasım

24 KASIM'A YİNE SIKINTILI GİRİYORLAR   öğretmen geçim derdinde   Bir 24 Kasım'ı daha sorunlarla karşılayan eğitim emekçileri, gerek hizmet üretirken karşılaştıkları sorunlar gerekse özlük ve mali haklarının istenen seviyeye ulaşamaması nedeniyle bir yandan "geçim derdi"ne düşmüşken bir yandan da Türkiye'nin geleceği olan nesilleri yetiştiriyor. Aldığı maaşla 4 kişilik ailesinin zorunlu giderlerini karşılayamayan öğretmenler için, ev ve araba sahibi olmak neredeyse "hayal" oluyor. Son 10 yılda öğretmen maaşları 29 kat, milletvekili maaşları ise 69 kat arttı. Türkiye'nin geleceği olan nesilleri yetiştirmeye çalışan eğitimciler, 24 Kasım'ı sıkıntılarla karşılıyor.   Eğitim-Sen'in, "Öğretmenlerin Sosyoekonomik Durumları" raporuna göre son on yılda yoksulluk sınırındaki artış oranı 32 kat olurken aynı dönemde öğretmen maaşları sadece 29 kat arttı. Bir eğitimci, 3 oda bir salon ortalama standartlarda bir ev satın almak istediğinde tüm maaşını buna ayıracak şekilde yaklaşık 6 yıl çalışmak zorunda.   Eğitimciler, bir yandan ders yükünün ağırlığı, okulların fiziki yetersizlikleri, maaş azlığı gibi sorunlarla boğuşurken bir yandan da AKP hükümetinin kadrolaşma furyası sonucu değişen yönetim kadrolarıyla öğrenci yetiştirmiye çalışıyor. Aldığı maaşla 4 kişilik ailesinin zorunlu giderlerini karşılayamayan öğretmenler için, ev ve araba sahibi olmak ya da bir haftalık tatile çıkmak ise neredeyse "hayal" oluyor.   Bir 24 Kasım'ı daha sorunlarla karşılayan eğitim emekçileri, gerek hizmet üretirken karşılaştıkları sorunlar gerekse özlük ve mali haklarının istenen seviyeye ulaşamaması nedeniyle bir yandan "geçim derdi" ne düşmüşken bir yandan da Türkiye'nin geleceği olan nesilleri yetiştiriyor.   Eğitim-Sen'in, "Öğretmenlerin Sosyoekonomik Durumları" raporuna göre son on yılda yoksulluk sınırındaki artış oranı 32 kat olurken aynı dönemde öğretmen maaşl... Devamı

21 11 2006

merhaba / yorumLUyorum / kemal inal

merhabaBundan böyle pazartesi günleri siz Evrensel okuyucularına bu başlık altında eğitim sorunları üzerine yazmaya çalışacağım. Bedensel, estetik ve zihinsel eğitimin üretim kavramı içinde nasıl ele alındığı ve bu anlayışın günümüzün pedagojik sorunları açısından nasıl işe yarayacağı problemi, bu sütunun temel derdi olacak. Elbette sadece kuramsal ve tarihsel değil, günlük eğitsel sorunlar üzerine de birlikte düşünmeye çağıracağım sizleri. Kuşkusuz politeknik eğitim gibi bir çerçevede yazmak zor. Bunun pek çok nedeni var. Birincisi, artık kimse bu eğitim akımından bahsetmiyor. Neredeyse unutuldu gibi bu sosyalist pedagojik akım. Çünkü insanların ortak derdi artık “çok yönlü insan” değil, “aşırı uzmanlaşmış birey”. Her insan kendine bir uzmanlık alanı seçip başka alanlarda at oynatmayı, hem riskli hem de fuzuli sayıyor. İkincisi, geçmişte üretilmiş bir akım, kavram ya da anlayışı günümüz sorunları açısından düşünmek kolay olmasa gerek. Üçüncüsü, bugün tüm dünyada neoliberal eğitim paradigması, eğitimin piyasada alınıp satılması gereken bir meta olduğu anlayışını yerleştirmiş durumda; yani, eğitimin bir meta değil ama parasız, kitlesel ve demokratik bir sosyal hak olduğunu iddia edenler, en hafif tabirle, dinozor olmakla aşağılanıyor. Müfredat, ders kitapları, MEB, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı, öğretmen ve öğrenci sorunları, eğitimde ölçme ve değerlendirme, sınav ve eleme sistemi, resmi ideolojinin eğitim anlayışı, milliyetçi pedagoji, alternatif eğitim akımları, demokratik eğitim uygulamaları... Bu tür konuları olabildiğince politeknik eğitim açısından eleştiriye tabi tutacak ve önerilerde bulunacağım. Yani, eleştirmek yetmez, yolu aydınlatacak meşale niteliğinde fikirler de lazım. Kıyıda-köşede kalmış gibi görünen ve fakat eğitimcilerin, öğrenci ve velilerin pek fark etmedikleri ya da düz mantıkla ele aldıkları konulara değişik bakış açıları önermeye çalışacağım. Bu sütunda bir nokta hep sabit kalacak: O da eğitim ile üretim/eylem ve... Devamı

17 11 2006

cam tavan sendromu / yorumLUyorum / aslı'dan

cam tavan sendromu bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görürler. birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar.   zemin ısıtılır. sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar ama başlarını tavandaki cama çarparak düşerler. zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplarlar, tekrar başlarını cama vururlar. pireler camin ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çekerler. defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıpla(ya)mamayı öğrenirler.  artik hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. zemin tekrar ısıtılır.  tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplarlar! üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkânları vardır, ama buna hiç cesaret edemezler.   kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı 'hayat dersi'ne sadık halde yasarlar. pirelerin isterlerse kaçma imkânları vardır, ama kaçamazlar. çünkü engel artık zihinlerindedir. onları sınırlayan dış engel (cam) kalkmıştır, ama kafalarındaki iç engel (burada 30cm'den fazla zıplanamaz inancı) varlığını sürdürmektedir. bu deney canlıların ‘neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini’ göstermektedir.   bu pirelerin yasadıklarına 'cam tavan sendromu' denir. bir insanin gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır. cam tavanınız hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir.   ''bir şeyin imkânsız olduğuna inanırsanız, aklınız bunun neden imkânsız olduğunu size ispatlamak üzere çalışmaya baslar. ama bir şeyi yapabileceğinize inandığınızda, gerçekten inandığınızda, aklınız çözümler bulma konusunda size yardım etmek için çalışmaya baslar" dr. david j. schwartz   ''bir şeyin imkânsız olduğuna inanırsanız, aklınız bunun neden imkânsız olduğunu s... Devamı

01 11 2006

"dumanaltı"ndaki ve diğer blokdaşlara duyuru!

kısa bir süre için izin istiyorum!isteyenler için adresim:görüşmek üzeree-sen kalın(ız)...yorumLUyorum Devamı

01 11 2006

İlkokuma Yazma Öğretiminde “Mağara” ve “Saban&

ilkokumayazmaHasan Güleryüz / Sinop Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi Devamı

01 11 2006

"ibrahim'in mektubu"

   Devamı

01 11 2006

"türkçe öğretiminde çağdaşlaşma"

"türkçe öğretiminde çağdaşlaşma"word formatındadır Devamı

20 10 2006

ilk özel Türkçe gazete: Tercüman-ı Ahvâl

Tercüman-ı Ahvâl, İstanbul'da 1860-1866 arasında yayımlanan ilk özel Türkçe gazetedir. 22 Ekim 1860'ta Agah Efendi tarafından çıkarıldı. Önceleri pazar günleri çıkan gazete 22 Nisan 1861'deki 25. sayısıyla birlikte haftada üç gün yayımlanmaya başladı. Gazete zamanla Ceride-i Havadis gazetesiyle rekabet edebilmek için yayınını beş güne çıkardı. Bahçekapı'da bir matbaada basılan gazete, matbaanın altındaki bir tütüncü dükkanından satılıyordu. Şinasi, Ahmed Vefik Paşa, Ziya Paşa, Refik Bey'in sık sık bu gazetede yazıları yer aldı. Bu yazılarda Osmanlı toplumunun geri kalma nedenleri ve ülkede olup bitenler tartışılıyordu. Ayrıca edebi eserlerin de yayımlandığı gazetede, batılı anlamda ilk Türkçe oyun olan Şinasi'nin Şair Evlenmesi de (1860) dizi olarak yayınlamıştı. Gazete, Ziya Paşa'nın kaleme aldığı sanılan ve eğitim sistemine sert eleştirilerde bulunan bir yazı yüzünden Mayıs 1861'de iki hafta süreyle kapatıldı. Bu olay Türk basınında yayın durdurmanın ilk örneği oldu. 792 sayı yayımlanan Tercüman-ı Ahval 11 Mart 1866'da yayınına son verdi. http://tr.wikipedia.org/wiki/Terc%C3%BCman-%C4%B1_Ahval ... Devamı

15 10 2006

Kazım Nami Duru (1875-14 Ekim1967)

1875’de İstanbul’da doğdu. 1897 yılın da Harp Okulundan mezun oldu. Orduda çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 1909 yılında Selanik Askeri Rüştiyesi Fransızca öğretmenliğine atandı. 1910 yılında ordudan ayrıldı. Bundan sonra sırasıyla, Selanik Maarif Müfettişliği (1910-1911), Edirne, İstanbul, Çatalca, İzmit Maarif Müfettişliği, İzmit Maarif Müdürlüğü, Mercan Sultanisi Tarih Öğret menliği (1916-1920), Darülmuaalimatı Âliye ve Vefa Sultanisi Tarih Öğretmenliği, Türkiye Büyük Millet Meclisi Umur-ı Maarif Vekâleti Orta Tedrisat Müdürlüğü (1920-1922), çeşitli okul öğretmenliği ve Talim Terbiye Kurulu Üyeliği (1933-1935) yaptı.   1935 yılında Manisa Milletvekili seçildiğinden emekliye ayrıldı. 1967’de vefat etti. Devamı

10 10 2006

Deniz tanrısı Poseidon'un adası

  Geçtiğimiz günlerde Gökçeada'ya (İmroz adası) on günlüğüne dinlenmeye gittik. Gökçeada'ya ilk gidişimdi. Gökçeada'yı beklediğimin üzerinde güzelliklere sahip buldum. Çünkü doğal dokusu henüz bozulmamış. Daha doğrusu bunca çabaya rağmen bozamamışlar. Umarım ileri ki günlerde, orayı da betonla kaplayıp, yaşanamaz duruma getirmezler. Gökçeada'da iki farklı kültür bir arada yaşıyor. Bir tarafta Türk kökenli yurttaşlarımız, diğer yanda çok az sayıda kalmış olan Rum kökenli yurttaşlarımız. Rum yurttaşlarımız, Türkiye'nin bin beş yüz hanesiyle en büyük köyü olan Dereköy'ün de içinde bulunduğu üç köyde yaşıyorlar. Diğer Rum köyleri ise, Tepeköy ve Zeytinli köyü. Fakat evlerin ezici bir çoğunluğu terk edilmiş, kapılarına kilit vurulmuş. Bazılarıysa yıkılıp harabeye dönmüş. Her şeye rağmen bazı binalarda yaşamın olduğunu gösteren bakımlılık gözden kaçmıyor. Bunun dışında değişik zamanlarda kurulmuş irili ufaklı bir sürü Türk köyü bulunmakta. Bu köyler ise bizim Anadolu'daki tipik köylerden pek farklı değil. İki farklı kültürü köylere gittiğiniz zaman çok net bir şekilde görüyorsunuz. Rum köylerinde binalar taştan yapıldığı için daha sıcak, daha sempatik, daha doğal görünüyor. Ayrıca sokakları daha temiz ve bakımlı. Ortak yaşam alanları, ortak yaşama uygun hazırlanmış. Çamaşırhanesi ve köy konağı bunlara örnek gösterilebilir. Her evin önünde ve çevrede ağaçlar var. Türk kökenli yurttaşlarımızın bulunduğu köylerde ise, devletin yapıp verdiği ikişer katlı betonarme binalar, yağmur yağınca çamur olan sokaklar, bakımsız bahçeler var. Üstelik bu köyler, Rum köyleri gibi tarıma elverişli olmayan alanlara değil, tarımsal uygulamaların yapılabileceği alanlara yapılmış durumda. Baraj yapımı nedeniyle toprakları su altında kalan köylülere devlet Gökçeada'dan tarla ve ev vermiş. Ayrıca bir süre de maaş vermiş. Fakat bu köylülerin çoğu, hâlâ, buraları benimseyememiş, kendilerini Gökçeadalı olarak göremiyorlar. O yüzden de ellerindeki topraklar... Devamı