01 02 2008

lütfen!

karıştırmayalım!   âdem: insan; adem: yokluk adet: sayı; âdet: gelenek biçem: üslup; biçim: dış görünüş, şekil ­ bilakis: aksine; bilhassa: özellikle eşgal:(meşguliyet'in çoğulu) işler; eşkâl: (şekil'in çoğulu) görünüş, tip iltica: sığınma; irtica:gericilik laik: devlet ve din işlerini ayrı tutan; layık: bir şeyi elde etmeye hak kazanmış mahsur: kuşatılmış; mahzur: sakınca muhabere: haberleşme; muharebe: savaş mülteci: sığınmacı; mürteci: gerici ­ takdir: değer biçme; taktir: damıtma yad: yabancı; yâd: hatırlama çözmek: halletmek; çözümlemek: tahlil etmek, analiz etmek delalet: yol gösterme; dalalet: ­yoldan çıkma, doğru yoldan ayrılma etkin: hareketli, faal, aktif; etken: müessir, amil, faktör kat(i)l: öldürme eylemi (katil zanlısı); katil: öldüren kişi mütehassis: hislenen, duygulanan; mütehassıs: uzman nüfus: kişi, insanlar; nüfuz: sözü geçme, sözünü geçirme gücü olasılık: ihtimal; olanak: imkân öğretim: öğretme, bilgi verme; öğrenim: öğrenme, bilgi alma rakip (a kısa): aynı amaca ulaşmak için çalışanlardan her biri; rakip (a uzun): binici tabii: doğal, alışıldık; tabi (a uzun): emir altında olan, bağlı, bağımlı tasfiye: arıtma, (dükkân için) kapanma işlemleri; tavsiye: öğütleme, yol gösterme tefriş: döşeme, yerleştirme; teşrif: şereflendirme tehdit: korkutma, gözdağı verme; tahdit: sınırlama, hudut koymayazısından yararlandığım feyza hepçilingirler'e teşekkür ve saygıyla...işte adı geçen yazı.türkçe günlükleri'nin kitap olarak da basıldığını belirtmeliyim.web adresi  için  tek  tık yeter. ... Devamı

10 01 2008

fazıl say'ın bir yazısı

Peki, neydi o ölen hayallerim?                                 7 Ocak 2008  Birkaç gün önce, sabahın erken saatlerinde, 7 yaşındaki kızım Kumru'yu okula uğurlamadan hemen önce, kahvaltıda televizyon seyrediyorduk... Spiker gazete manşetlerini okuyordu: "Zaman gazetesi" manşeti; "GÖBEĞİNİ KAŞIYAN ADAM!" Her şeyden habersiz Kumru: "Baba, sen böyle bir laf mı ettin?" diye sordu... "Evet kızım,evet... Ettim..." dedim... "Ee?" dedi Kumru; "Benim de sırtım kaşınıyor!.." * * * Hayattaki en büyük hayalim, Kumru büyüyünce onunla beraber, baba-kız, çok büyük bir "KÜLTÜR VE FELSEFE FESTİVALİ" kurmak... Mesela Patara'da... Ya da Aspendos'ta... Antik Anadolu usulü! Öyle ya, dünyanın en eski medeniyet beşiği Anadolumuz! On bin yıllık, belki daha da fazla! Bu topraklar, en büyük ve en kapsamlı festival buluşmasını hak etmekte. Öyle değil mi? * * * Salt ruhlar! Salt bedenler! Salt fikirler! Gerçek sanatlar! Gerçek performanslar! Gerçek tartışmalar! Gerçek kültürler! Gerçek kavgalar ve gerçek barışmalar! Biz insanoğlunun "ilerlemekten haz duyacağı", "insanoğlunun vardığı noktanın ötesine geçmenin en büyük değer görüldüğü" ortamlarda... * * * Akdeniz kıyısında. Yaz gecelerinde... Yıldızlar, galaksiler ve denizin hışırtısı ve de rüzgârın tatlı uğultusu eşliğinde... İnsanoğlunun en büyük beyinlerinin her yıl toplandığı bu buluşma için dünyanın dört bir yanından akın akın gelen kitlelerin heyecanının gökkubbe altındaki yegane oksijen olduğu, felsefenin, dünya siyasetinin ve de sanatın en yüksek mertebede paylaşıma sunulduğu, yalan ve sahtekârlığın tamamen en diplere gömülmüş olduğu bir GERÇEK FESTİVAL! Biz dünyalıların "yol kat etmesi" için... * * * Aşık Veysel fidanının, Mozart çiçeği ile yan yana var olabildiğine inanabilen bir evrende... Uzay... Ah uzay!!! 30 sene önce ben Kumru... Devamı

30 12 2007

"Dudaklarında mercan ışıltısı çocuklar"

Titreyen Bir Sevda... Gözlerimin içinde çoğalan boşluk, bir kaçışın gölgesinde su derinliklerini oluştururdu... Hiç okunmamış şiirler, sayfaları açılmamış kitaplar... Korku titreyen bir sevda çiçeğiydi.. inatçı aşk ve titreyen sevda. Uykuya dalan ırmaklar.. ürkek bir sincap. 2008'e merhaba diyeceğiz iki gün sonra... Erimiş bir kışın izlerine bakacağız , bahara susadığımız zaman. Şükran Kurdakul 'u anımsayacağız, sevdalı birinin ellerindeki merakla... Çağlar boyu tutkularımız geçecek... Mor beyaz arası düşlerde sevincin şarkısını söyleyeceğiz belki... Acılarla donatılmış bir toplumda umuda yolculuk çok zor biliyorum... Her bulut yeni bir renk arar şehrin üzerinden , her ağaç yeni bir dal arar uzanacak... Öyle söyler Kurdakul... Sonra devam eder: "Akşam mı, sabah mı, gece yarısı mı, Yürümek mi, oturmak mı, konuşmak mı Çekilip bir kitap mı okumak yüzde yüz? Devrilen gökler ne arıyor bilemem İki elim yanlarımda kalıyor, Ben seni arıyorum." Aramak nedir? Havayı, suyu, rüzgârı, güneşi, denizi... O kopuşları... İlk çağları andıran anıları, Cevat Şakir 'i, Azra Erhat 'ı, Bedri Rahmi 'yi... Umutsuz aşklar, ölümler, faili meçhuller... "Şimdi sen gideceksin/Şimdi ben kalacağım/Her defasında yeniden kaybeder gibi/Ya bir iskele kahvesinde/Ya bir tramvay durağında/Uzaklaşan adımlarına bakacağım." **** Bir Sofya akşamı... Kar nasıl da yağıyordu Sofya'ya... Tuğrul Deliorman , Fahri Erdinç , Şükran Kurdakul ve bir de ben... "Aydınlanır en karanlığı düşencenin, Yalnızlığında, sessizliğinde, garipliğinde mi? Tutmuş yasak kaldırımların ıslakları gölgemi İçimde ezintisi sokak fenerlerinin Duygumda yaşatıyor usumda yitirdiğimi." Yıldızlara bakarak küçülüyordu gece... Pera'da yitik bir zamanı yaşayan Tekin Sönmez 'in " Pera'da İstanbul " u (Media Yayıncılık-www.tekinsönmez.com) deneme tadında bir... Devamı

05 12 2007

ataol behramoğlu’yla ağıt mı destan mı

Günümüz şairlerinden Ataol Behramoğlu, kırk yılı aşkın bir süredir, genellikle şiirle şiir kuramı üstüne kitaplar yayınlıyor. İkinci Yeni şiirine karşı Nâzım Hikmet’ten sürüp gelen toplumcu lirik bir şiir anlayışını savundu. Ataol Behramoğlu’yla Evrensel Basım Yayın tarafından yayınlanan son şiir kitabı İki Ağıt üstüne konuştuk. Günümüz şairlerinden Ataol Behramoğlu, kırk yılı aşkın bir süredir, genellikle şiirle şiir kuramı üstüne kitaplar yayınlıyor. İkinci Yeni şiirine karşı Nâzım Hikmet’ten sürüp gelen toplumcu lirik bir şiir anlayışını savundu. Siyasal düşüncenin, bir bütünlük içinde, şiirin ayrılmaz bir parçası olduğu inancıyla toplumcu gerçekçi bir şiir akımının en önemli yapıtlarını kaleme aldı. Bunların başlıcaları: Bir Gün Mutlaka (1970), Mustafa Suphi Destanı (1979), Dörtlükler (1980), Türkiye Üzgün Yurdum, Güzel Yurdum (1985). Ataol Behramoğlu’yla Evrensel Basım Yayın tarafından yayınlanan son şiir kitabı İki Ağıt üstüne konuştuk. Son kitabın “İki Ağıt” Şili’ye Şiirler ile Sava’da Boğulan Türkler adıyla iki bölümden oluşmuş. İki bölüm birbirini bütünlüyor. İçerik açısından ağıt gibi görünseler de şiirsel yapıları bakımından bir destan havasındaymış gibi geliyor bana... “Sava’da Boğulan Türkler”e destan denemez. Destan, tragedya niteliği de taşısa, eninde sonunda bir övgüdür. “Savada Boğulan Türkler”de övgüye konu olacak bir şey yok. Yurtlarından uzakta, ekmek peşinde canlarını yitiren bu insanların, insanlarımızın tragedyası, ülkemiz bakımından ancak utanç konusu olabilir… “Şili’ye Şiirler”için söylediklerinde haklı olabilirsin. Fakat bence işin “püf noktası” da burada… Bir ağıt da aynı zamanda destan, ya da bir destan aynı zamanda ağıt olabilir mi? “Şili’ye Şiirler”de biraz da bunu tartışmak istedim… Destan derken daha çok övgü, alkış anlarız… Oysa her destanın gerisinde, arka planlarında, çekilmiş nice ac... Devamı

15 11 2007

nazım hikmet/'takma ad'

nazım hikmet'in kullandığı isimler(i)1 Devamı

28 09 2007

Ses Bayrağı

Ses Bayrağımızı Gençlik Taşıyor... Dil Devrimi'nin 75. yıldönümü haberi, çarşamba günkü hemen bütün gazetelerdeydi. Dilimizle ilgili yıldönümlerini, bizler, bir dil bayramı olarak kutlarız. Bu bayram, bir güne sığamayacağından "ses bayramımız" ı kutlamanın sevincini bir süre tadacağız. Öyle de olmalı! Çünkü, büyük bir olaydır dil devrimimiz. * Önce, dilin gücünü belirtmeli! Kutsal Kitap, "Başlangıçta kelam vardı" diye başlar. Dilin önemini göstermesi bakımından da almalı bunu. İnsan, alet yapan bir yaratık değil sadece, konuşan bir varlık da. İnsanın hayvanlıktan kopup insanlaşmasında, sonra da toplumun ve uygarlığın yaratılmasında, dilin rolü büyük. Dil, bir kültürün öğesi olduğu kadar, bütün bir kültürün de taşıyıcısıdır. Ve dil, bireyler arasında bir iletişim aracı; ama sıradan bir araç değil, toplumu etkiliyor, toplumdan etkileniyor. Bu süreçte dilin dev bir gücü var; dil üstünde de -bir yere kadar- gücümüz önemli. Alman şair ve yazarı Goethe 'nin, dil konu oldukta hep hatırlanan sözlerini de anımsatalım: "Dil, orman gibidir; ağaçlar çürür, orman kalır". Goethe'nin sözleri dilimiz için de geçerli. Daha öncelerden hatırlatmalar gerekir. * 19. yüzyılın ikinci yarısına değin iki dilimiz ve edebiyatımız olmuştur: "Yüksek zümre" dediğimiz egemen sınıfın dili ve edebiyatıyla halkın dili ve edebiyatı. Birincisi, "Osmanlıca" dediğimiz, Arapça ve Farsça ile Türkçeden oluşan, ama Arap ve Fars gramerinin kurallarına bağlı acayip bir dildir; halk ise, yüzyıllarca bu dilden uzakta kendi dilini konuşmuş ve duygularını dile getirmiştir onda. Batılılaşma ile dil sorunu da gündeme gelir. Aydınlanma çığırımızın öncüleri olan bütün Tanzimatçı yazarların, önde sorunlarından biri dildir; çünkü, bütün bu yazarlar, okurları ile ilişki kurma, kamuoyuyla bir diyalog yaratma çabasındadırlar. Çok şeyler yaparlar. Ne var ki, dil sorununu asıl çözen Milli Edebiyat akımıdır: O edebiyatın bayrağını açan Genç Kalemler dergisi (1911), yabancı dil kuralların... Devamı

25 09 2007

Dil Devrimi/sevgi özel

Dil Devriminin 75. Yılında Türkçe ve Biz... Dil Devrimi yalnız Türkçenin değil, ulusun özgürleşmesini açan yoldur; bu yolu kimse kapatamamıştır. Bu devrimle kazandıklarımızı, devrim karşıtları bile kullanıyorsa, Türkçenin gücü, devrim karşıtı cüceleri her zaman daha da küçültecektir.   Atatürk , 12 Temmuz 1932'de bir dernek kurar. Bu dernek, Atatürk'ün 1931'de kurduğu Türk Tarih Kurumu'na kardeş olacak Türk Dil Kurumu'dur. Türk Dil Kurumu, Atatürk'ün öncülüğünde, 26 Eylül 1932'de ilk Türk Dili Kurultayı'nı yapar; çalışma kollarını, alanlarını saptar, ayrıca kurultay, her 26 Eylül'ün "Dil Bayramı" olarak kutlanmasına karar verir. Böylece Atatürk'ün öncülüğünde Harf Devrimi'yle başlayan dilde devrim süreci ivme kazanır. Harf Devrimi, Cumhuriyetin kuruluşundan beş yıl sonra 1928'de, Dil Devrimi bundan dört yıl sonra 1932'de yapılmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan dokuz yıl sonra başlayan Dil Devrimi, bir bakıma yüzyıllarca yabancı dillerin sözcük ve kurallarının boyunduruğu altında tanınmaz duruma gelen Türkçe üzerindeki kalın örtüyü kaldırmıştır. Yüzyıllarca "kaba Türk'ün dili" sanılan Türkçenin, kendi olanaklarıyla bilim ve sanat dili olacağı kısa sürede anlaşılmıştır. Türkçenin öyküsünü belgeler, kaynaklar ve metinler eşliğinde incelediğimizde, ortaya yadsıyamayacağımız bir gerçek çıkmaktadır. Türkçe, tarihsel akışı içinde her dönem kolaycı aydınların "yabancıya, yabancı dile" hayranlığı yüzünden yara almıştır. Tıpkı bugün olduğu gibi. Yine Türkçenin tarihsel akışına baktığımızda Kaşgarlı Mahmut, Ali Şir Nevai ve Karamanoğlu Mehmet gibi Türkçeyi savunan aydın ve yöneticiler de çıkmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde de bilinçli aydınların tartışma konularından ikisi yazı ve dildir. Yazarlara, gençlere "Türkçe yazın ve kalıcı olun" çağrısı yapan Ömer Seyfettin 'i, 2007'de ilköğretimde okutabiliyor, Türkçenin öyküsünü özellikle genç kuşaklardan saklıyor ve dil tartışmalarını ya... Devamı

22 09 2007

Edepli Düşman

İnsan düşmanından belli olur. Rahatsız olduğu insanları eleştirişinden, onları yerişinden. Düşman olmanın bir âdâbı vardır. Edebsiz düşmanlık ne bizi ne de düşmanımızı geliştirir. Edepli Düşman -Gerçekten kızmıyor musunuz? -Düşündürüyor, beni. Dostluğu öğrenemediğimizi, yaşamın sunduğu olanakları paylaşımımızda sorunlarımız olduğunu hep tartıştım, yazılarımda, derslerimde. Giderek anlıyorum ki düşmanlıkları yaşayışımızda da sorunlar var. -Düşmanlık, düşmanlıktır, Hocam. İnsan düşmanını yıkmak için ne gerekirse yapmaz mı? -Ne gerektiğini düşünüyorsun? -İzin verin açıklayayım: İnsan, diğer birçok canlı türünde olduğu gibi, bu gezegende varlığını sürdürebilmesi için çevresiyle, türdeşleriyle bir savaşım içinde bulunuyor. Yaşam sürüp giden bir savaş. Bu savaşta, türler arasında, aynı türün bireyleri arasında da dayanışmadan söz edebiliriz. Düşmanlık ve dostluğun sosyo-biyolojik kökenlerinden haberli olmak gerek. Bu anlamda, belli bir yorumla, düşmanlığın, kendi varlığımı ortadan kaldıran güçlere karşı savaşımda gerekli olduğunu söylüyorum. Bu türün bireyi olarak yaşadığımız sürece, düşmanlarımız hep olacaktır. "Ne gerekiyorsa" yapacağız onlara karşı, var olmak için. Hem birey olarak hem topluluklar, toplumlar olarak var olma savaşında düşmanlarımız olacak Onların varlığı bizi tehdit edecek. Bizi yaralayacaklar, örseleyecekler, öldürmek isteyecekler. Ölmedikçe savaşacağız. -İtirazım yok söylediklerine. Konuya nereden girdik? Benim hakkımda yazılıp, söylenenleri aktarmıştın bana. Özel bir sorundan çıkmıştık yola. İnternette bir yığın dedikodu siteleri var, "sözlükler" var, oralarda adları gizlenmiş bir yığın insan, akıllarına geldiği gibi, pek de sorumluluk gözetmeden, sözde tanıdıkları insanlar hakkında verip veriştirebiliyorlar. Kendimin dışında da tanıdığım felsefecileri, "felsefe bilmez" suçlamasıyla yerin dibine sokabiliyorlar. Benim hakkımda yazılanları aktardın bana, duydukça inanılmaz bir keyif aldım, bu denli yanlış anlaşılmak her kulun sahi... Devamı

22 09 2007

Dali ve Freud

Geçen asrın önemli sanatçısı, ressam, yazar ve film yapımcısı S. Dali Katalonya'nın küçük bir şehrinde noter oğlu olarak 1904'te dünyaya gelmiş ve bağırsak enfeksiyonundan ölen kardeşi nedeniyle ailesince şımartılmıştı. Dali onunla iki su damlası kadar benzer olduğunu söylerken, kendisi kardeşinin de değerini yüklendiğini, böylece çift kat değer taşıdığını söylemek isterdi.   Dali ve Freud Dali daha on yaşındayken Madrit Kraliyet Akademisi'nde resme başlamıştı, fakat iki kez akademiden atıldı. Çünkü hocalardan üstün bir sanat bilgisi olduğunu iddia ediyordu. Peki ama Salvador, "Neden burnu kaldırıyorsun, varsa eğer eşsiz bir kokun aşağıdan da duyulur" diyeceği geliyor insanın. Varsa üstünlüğün başkasının ağzından çıkmalıdır, kendi ağzına sokulmayacak kadar tehlikeli bir konudur çünkü o. 25 yaşında sürrealizmle tanıştı. Freud sayesinde insan ruhunun mantık dışı yönünü ve psikanalizi farketti. Dali'ye göre dünya görünüşte farklı, ama aslı aynıydı, anlamak için onu paranoid eleştirel bir tutum takınmalıydı. Sanırım Dali, eğer paranoyakların eşcinsel korku taşıdığını bilseydi, paranoya konusunda bu kadar açık konuşmazdı! Demek Dali'nin o yıllar kendi tembelse de, içindeki "id" çalışkandı! Dali, psikanalizle tanıştıktan sonra Freud'la karşılaşmak için yanıp tutuşuyordu, Viyana'ya üç sefer geldiyse de, bu sıradışı dehayla bir türlü tanışamadı. 1938'de Paris'te bir gazetede Freud'un sürgüne gönderildiğini okudu. Gazetedeki resimden Freud'un kafasının bir salyangoza benzediğini düşündü. Dali işte, yalnızken sanki ölüydü, virüs gibi ama canlıya dokunduğunda öldürücüydü. Freud'dan salyangoz düşünmesinden Dali'nin dünyaya sürreel bir bakış taşıdığını hissetmek mümkündür. Freud'la karşılaşmaya karar verir ve bir Yahudi sürgün olan Stefan Zweig'dan yardım ister. Aynen kıtaların yüzüp birbirleriyle çarpışması gibi bir zaman sonra Londra'da Freud'un evinde karşılaşırlar ve ayrı kıtalardan gelen h... Devamı

22 09 2007

Işık satıyordu

Sanki elinde ışıktan bir gül demeti, upuzun kurulmuş kitap standından gelip geçenlere ışıktan bir gül uzatıp veriyordu… Arı gibi, gelenlerle standın arkasındaki taşlara oturup uzun uzun söyleşiyordu.. Çocuklar en çok ilgi alanında, onlarla söyleşirken en çok kitap okumanın yararlarını anlatıyor, onların saçlarını okşuyor ve “şu kitapları mutlak okumalısınız” diyordu.. Yer Didim, mekan, bir kitap standı, bahse konu insan emekli edebiyat öğretmeni Hayri Kandemir. Yıllardır Didim’de yaşıyor. Yıllarca bir kitabevini işletmiş. O yıllar 12 Eylül’lü baskı yılları “devrimci müzik ve kitaplarla gençlerin uğrak yeri oldum, türlü baskılar gördüm yılmadım, parası olmayan gençlere, okurlara parasız kitaplar verdim, daima zararına çalıştım, emlakcılık yapsaydım defalarca köşeyi dönerdim“ diyor. “Bana Almancılar milyarlar teklif ettiler, bizim işimizin başında ol dediler, kabul etmedim. Hiçbir meslek kitaplar kadar yakın olmadı bana, onların verdiği hazzı hiçbir işten alamazdım. Sonra yavaş yavaş imza günleri düzenledim, kimleri getirmedim ki Didim’e: Muzaffer İzgü, Can Yücel, Necati Cumalı, Ahmet Telli, Ataol Behramoğlu, Nihat Behram, Doğan Cüceloğlu, Hidayet Karakuş, Ayşe Kulin, Buket Uzuner, Nalan Tuntaş, Rıza Zelyut, Cezmi Ersöz … İmkansızlılar içinde de olsa bu imkansızlıkları yaşarken maddi hiçbir desteğim olmasada burada bilinçli gençlerin coskusuyla hepsini konuk ettim”. Güzel anılarıda biriktirmiş sevgili Hayri Kandemir, duygulanarak anlatıyor “Can Baba konuğumdu bir seferinde, imzası ve etkinliği oldu, gece geç vakit kaldığı otele götürdük. Asansöre bindik, Can Baba asansörde sigara yaktı, genç bir kız “ama baba dedi asansörde sigara içmek yasak.” Can Baba dedi ki davudi sesiyle “Kızım ben yasakları delmeyi çok severim”… Yine bir imza gününde Muzaffer İzgü konuğum idi. Bir çocuk kitaplara baktı baktı ve babasına bir kitap alması için ısrar etti. Baba kararlı, çocuğun eli... Devamı

18 09 2007

"ağustos böceği ile karınca"/yorumLUyorum/nazım hikmet

ağustos böceği ile karınca   ağustos böceği artisttir (sanatçıdır). bütün bir yaz, sıcak sarı kırları, ılık yıldızlı geceleri sevinçli türküsüyle doldurur. kırlarda çalışanlar, yıldızların altında yorgunluk çıkaranlar onun aydınlık sesinden tad duyarlar.   ağustos böceği artisttir. şarkısını söylemek için soluk tüketir; yüreciğini parça parça, ışıklı damlalar gibi ses biçimine sokarak havalara dağıtır. yorulur. didinir. yalnız kendisi için değil, bütün bir kendini dinleyenler için. o, bu işe, başkaları için türkü söylemeğe öyle alışmıştır ki, kendini düşünmez. bütün bir yaz, kendi özel yaşamını bir kerecik olsun aklına getirmez.   kara kış gelmiştir. ağustos böceği aç. ağustos böceği donuyor soğuktan. gider, karıncanın kapısını çalar.   karınca, bütün bir yaz yalnız kendini, yalnız özünü düşünerek kışlık yiyeceğini düzmüş, ambarlarını doldurmuştur. şimdi buğday çuvalları arasında, burnu kaf dağında oturmaktadır. bütün bir yaz, taneleri birbiri peşinden kendi evine sürüklerken, ağustos böceğinin, türkülerinden hız aldığını, o türkülerle yazın güzelliğini bir parçacık olsun anlıyabildiğini çoktan unutmuştur. şimdi, kapısını çalan ağustos böceğini, üstüne üstlük, kendi aklınca bir de alay ederek kovar.   ben bu masaldaki karıncadan tiksinirim, iğrenirim. ağustos böceğine gelince; ona bütün bir yaz kendini, özünü düşünmeden, türkü çağırdığı için değil; hayır, bu onun en güzel, en kahraman yanıdır; hayır, ben ağustos böceğine, gidip karıncanın kapısını çalacak kadar budalalaştığı, en sonunda yüreğinin gücünü böylece kaybettiği için kızarım.”   nazım hikmet ... Devamı

17 09 2007

"Kaybedince Kazanmak..."/yorumLUyorum/erdal atabek

Kaybedince Kazanmak... Hiç unutmamam gereken bir ilkem vardır: "Kaybetmeyi göze aldığın şey kadar kazanırsın." Risk alma cesaretidir bu. İnsan "kaybetme korkusu" nu böyle yener. Kaybedebilirsin. Ama onun arkasından yanıp yakılacağına, "yeniden daha iyisini nasıl kazanacağını?" düşünüp o günden harekete geçmen gerekir. İşin en önemli yanı budur. Yanıp yakılmak yok. İki dizinin üstüne çöküp yıkılmak yok. Kaybettin. Doğru. Şimdi ilk işin "neden kaybettiğini anlamak." Eğer yanlışlarını göremezsen bu kaybı ­şu ya da bu konuda- yeniden yaşamaya mahkûm olursun. Kaybedenin kazandığı işte budur. Bir seçimi kaybedebilirsin. Bir sınavı kaybedebilirsin. Sevdiğini kaybedebilirsin. İşini kaybedebilirsin. Mücadeleni kaybedebilirsin. Düşünmen gereken ilk iş odur: "Neden kaybettim ve bunda benim payım nedir?" Eğer bunu düşünürsen işte o düşünce senin en büyük kazancındır. "Neden kaybettim ve bunda benim payım nedir?" Eğer bir kayıpta kendi payını göremezsen kendini aldatmış olursun. Kaderimdi, şansım yoktu, zaten talihsizimdir'lere kapılırsan kaybın sürer gider. Yaşamımızın her kaybında kendi payımız vardır. Ya yapmamız gerekenleri yapmamışızdır ya da yapmamamız gerekenleri yapmışızdır. Bu da ne yapıp yapmamak gerektiğini kavrayamamak demektir. Şimdi bir yarışa girdiniz ve kaybettiniz, öyle mi? Rüzgâr rakibinizi hızlandırdı mı? Hakemler ondan yana mı oldu? O gün talih perisi sana gülmedi mi? Hiçbirisi geçerli değil. Kazanamadın, çünkü rakibin senden daha iyiydi. O, yarışa senden daha iyi hazırlanmıştı, bu nedenle kaybettin. Şimdi, bugün, yarışa hazırlanmaya başlamalısın. Yarın, bir gün kaybetmiş olacaksın. Ertesi gün, iki gün kaybetmiş olacaksın. Yeni bir kaybın basamaklarını hazırlıyorsun. Kazanmanın üç temel ilkesi vardır: Dürüst olup nesnel bakabilmek, Akıllı olup plan yapabilmek, Çalışkan olup programı tamamlayabilmek. Bu üç ilkeyi uygulayanlar kazanırlar. Tek başına dürüst olmak, tek b... Devamı

15 07 2007

"BU SAVAŞI..."/yorumLUyorum/aydın çubukçu

BU SAVAŞI HEP BİRLİKTE DURDURABİLİRİZ! Savaşlarla yolu binlerce kez kesilmiş bütün insanlık tarihi boyunca ilk kez, bütün dünya halkları, aynı sloganı büyük bir inançla ve güvenle haykırıyor: "Biz, bu savaşı durdurabiliriz!" İki büyük emperyalist savaş yaşamış, bunların siyasal, toplumsal, ekonomik, maddi ve manevi sonuçlarını kuşaktan kuşağa derin acıların, yoklukların, yoksullukların, kayıpların ördüğü karanlık ve kanlı anılar halinde aktarılmasından oluşan insanlık belleği, "artık bir savaş daha istemiyoruz" çığlığını atacak kadar diri olduğunu göstermiştir. Hiç kuşkusuz, "insanlık belleği" diye bir etkiden söz edebilmek için belli bir olayın, bütün uluslardan, bütün sınıflardan insanlar tarafından yalnızca hatırlanıyor olması yetmez. Hatırlamak, aynı zamanda olayın tekrarlanmasını ya da tekrarlanmamasını sağlayabiliyor, bütün gelecek kuşaklar için ortak bir davranışın dayanağını oluşturabiliyorsa, "insanlık belleği" olarak değerlendirilebilir. Bir köy halkının, mahalle sakinlerinin, ailenin belleğinden de söz edilebilir. Küçük toplulukların anıları, acı deneyleri, sevinçleri ve bunların oluş biçimleri belli bir birikim oluşturarak, bir ya da birkaç kuşak boyunca, kimi davranışları, alışkanlıkları etkileyecek, biçimlendirecektir. Kimi durumlarda, bir ulusun anılar dağarcığında da, hayatı etkileyebilecek unsurlar birikebilir. Bunların kimileri, gelenekler, töreler ya da folklorik biçimler altında gelecek kuşaklara aktarılabilir. Fakat, modern zamanların en etkili "bellek" biçimi, politikadır. Günümüzdeki yaygın ve etkili savaş karşıtlığı tutumunun temelinde iki büyük emperyalist savaşın, Vietnam Savaşı’nın gerçekleri bulunmaktadır. Bunlar gerek sanatsal, edebi yollardan, gerekse antifaşist, antiemperyalist politik karşı duruşlardan dolayı, genel bir tepkinin oluşmasına katkıda bulunmuşlardır. Yalnızca bir "anılar toplamı" olmaktan çıkarak, biri bilinç biçiminin oluşmasına yol açmışlardır. Geçmişte, dünya halklarının bir savaşı önlemek için böylesine... Devamı

13 02 2007

"Ona Zarfsız Kuşlar Gönderin"/yorumLUyorum/ışıl özgentürk

Ona Zarfsız Kuşlar Gönderin * Az önce Orhan Miroğlu 'nun Agora Yayınları'ndan çıkan (Ona Zarfsız Kuşlar Gönderin ­ Uğur Kaymaz Kitabı) başlıklı kitabını bitirdim. Ve elimi yüreğime koyup bir an sessizce durdum.. yeniden önsöze döndüm, yüksek sesle okumaya başladım, yüksek bir sesle yeniden okudum, daha da yüksek bir sesle yeniden okudum. Sanki sesime bir ses arıyordum, bütün insanlar beni duysun istiyordum, sesimiz giderek çoğalsın; dağlara, nehirlere, ovalara ulaşsın ve ağaç kovuğunda gizlenen merhamet hepimizi kucaklasın istiyordum. Önsöz şöyleydi : "Bu dünyanın kirli savaşlarında hayatlarını kaybetmiş çocukların anısına; Uğur Kaymaz, Xezal Berü, Mizgin Özbek, Rozerin Aksu, Hogır ve diğerlerinin anısına; çocuklarını öldürmeyen bir ülkede yaşamanın onurunu kaybettiğimizi düşünen, ama bu onuru yeniden kazanmanın peşinden gidenler; suçun her defasında cezasız kalmasından bıkan insanlara; adaletsizliğe karşı savaşan kurumların ve insanların can damarının hatırlayabilme yeteneği olduğuna inanan herkese..." Gerçekten de kitap bizi, unutuşun güvenli sularından çıkıp hatırlamanın sorumluluğuyla karşı karşıya getiriyor. Anlatılan: 21 Kasım 2004 tarihinde babası Ahmet Kaymaz 'la birlikte, evinin kapısı önünde vurularak öldürülen Uğur Kaymaz'ın ve ailesinin hikâyesidir. "Uğur beşinci sınıf öğrencisiydi, on iki yaşında bir çocuktu. Yani tarih ve coğrafya derslerinin bile henüz birbirinden ayrılmadığı, sosyal bilgiler adı altında okutulduğu sınıfın öğrencisi. Uğur'un bu nedenden birden fazla öğretmeni olmamıştı daha ve sadece tek öğretmeni vardı.O on iki yaşındaydı; bedenine değip geçen kurşunlarsa otopsi raporuna göre on üç..." Baba Ahmet'in bir kamyonu vardı ve cinayet gecesi oğluyla yemekten önce ertesi gün yola çıkacak kamyona eşya yüklemek için dışarı çıkmışlardı. Her şey birkaç dakika içinde olmuştu.. İhbar olduğunu söyleyen polisler önce Uğur'u yaylım ateşine tutmuş, ardından babayı öldürmüşlerdi. Uğur'un yanına ilk, komşu... Devamı

02 01 2007

" Yarat Ey Sanatçı" /yorumLUyorum/ adnan binyazar

Yarat Ey Sanatçı Ahmet Cemal 'in Goethe 'den çevirdiği şiirlerden oluşturduğu seçkisi bu adı taşıyor. Bu seslenişin geçtiği ikiliğin ilk dizesi şöyle: "Yarat, ey sanatçı! Konuşma!" Seçki, İş Bankası Kültür Yayınları "Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi" nden çıktı. Goethe'nin evrensel aydınlanmacılığını kavramak, Ahmet Cemal'in çeviri dünyasına girmek için kitaptaki "Çeviriler Üzerine Birkaç Kişisel Not" başlıklı önsözü okumak gerekiyor. Cemal, önsözünde, çeviri uğraşını hayatıyla nasıl bütünleştirdiğini, çevirinin Türk aydınlanmasındaki önemini anlatıyor: "Hasan Âli Yücel ile başlayan, Köy Enstitüleri, Halkevleri, Tercüme Bürosu ve Tercüme Mecmuası gibi, her toplumun ancak yüz akı sayılabilecek temel taşları üzerinde yükselen Türk Aydınlanması döneminin, başta Sabahattin Eyuboğlu , Azra Erhat , Vedat Günyol , Orhan Burian gibi adlar olmak üzere, hemen tüm mimarlarının Goethe'ye yoğun ilgi duymuş olmalarının önemli nedenlerinden biri de, onun bu evrensellik niteliğidir. Tercüme Mecmuası'nca, o zamanın bugüne göre çok kısıtlı olanakları içersinde yayımlanan 'Goethe Özel Sayısı' düzeyinde bir girişime, Türk Aydınlanması'nın yarıda bıraktırılışından günümüze uzanan çorak süreç boyunca bir eşine daha rastlayabilmek, olanaksızdır." Çorak süreç... 1940'ların Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel , Milli Eğitim Bakanlığı klasiklerini insan varlığının en somut ifadesi diye niteleyip sanat eserlerini hümanizma ruhunun ilk anlayış ve duyuş aşaması sayıyor, bugünkü ise, evrim yasasına karşı çıkmak bir yana, aptes suyunun kişiyi sağlıklı kılacağını söylüyor. Toprağın çoraklığına ağaç, beynin çoraklığına kitap... Oysa okul kitaplıkları nerdeyse tarihe karıştı. Kent kitaplıklarına ya iktidarların kayırmalı kitapları gönderiliyor, ya da bağışlardan yardım umuluyor. Sonra da okullarda şiddetin yayılmasından, uyuşturucu salgınından y... Devamı