22 09 2007

Ahilleus’la Ayneyas karşılaşınca

Baştanrı Zeus, artık tanrısal Ahilleus’un savaşa katılmaya karar vermesi üzerine, her iki hasım orduyu karşılıklı kışkırtmak üzere Olimposlu tanrıların Troya’ya inmelerini istedi. Kendisinin Olimpos’ta kalacağını, savaşı seyrederek biraz gönlünü eğlendireceğini söyledi. “Çünkü savaşlar son bulursa tanrıların da saltanatı sona erer!” dedi. O yüzden onların istedikleri tarafta yer almalarını, savaşı sürekli kışkırtmalarını buyurdu. Bunun üzerine Troya Ovası’na inen ve iki hasım kümeye ayrılan tanrılar, tuttukları tarafın komutanlarını; Ahilleus’la Ayneyas’ı (Aineias) kışkırttıktan sonra serin, gölgelik yerlere oturup tetikledikleri savaşı izlemeye başladılar… Troya Ovası, tam takım giyinip ışıl ışıl yanan silahlarını kuşanmış erlerle dolup taşıyordu. Ortalık bir anababa günüydü! İki hasım ordunun komutanları; Ayneyas’la Yunanistanlı Ahilleus birbirlerini görünce, hemen erlerin arasından sıyrılıp yüz yüze geldiler. Ne var ki Ahilleus da, Ayneyas da hemen birbirleriyle vuruşmak için gönüllerinde yanan ateşin birden soğumaya başladığını hissetler. İkisi de analarının tanrıça, ama babalarının ölümlü birer insan olduğunu biliyordu… Ne var ki damarlarında insan kanı dolaşıyordu. O yüzden olacak, “Birbirimizi öldürmeden önce, birbirimize söyleyecek birşeylerimiz olmalı” diye düşündüler aynı anda… Gene o yüzden Ahilleus; “Neden gelip dikildin karşıma” diye söze başladı. “Yüreğin ne diye benimle vuruşmak istedi? Troyalılara kral olmak için mi? Sen beni öldürsen de kral Priyamos sana bırakmaz tahtını! Onun bir sürü oğlu var! Yahut da Troyalılar sana bağlar sürüler, tarlalar bağışlayacak mı sanıyorsun? Bunların hepsi de boş hayaller! Hani bir gün sığırlarını otlatıyordun da üstüne geldiğimde nasıl kaçmıştın benim kargımdan! Hem de ardına bile bakamadın! Kazdağı’nın eteklerinden aşağılara salmıştın kendini! Seni o gün Zeus korumuştu. Bana da Atena yardım etmişti. Ama bugü... Devamı

04 09 2007

"kuşadası öykü ve şiir günleri"/yorumLUyorum/

kuşadası öykü ve şiir günleri 4. yılında kuşadası öykü ve şiir günleri 5-7 eylül tarihleri arasında birçok etkinliğe ev sahipliği yapacak kuşadası belediyesi’nce düzenlenen öykü ve şiir günleri’nin dördüncüsü, bu yıl 5–7 eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek. etkinlik, kuşadası’nda ilçe halk kütüphanesi’nde yapılacak. aydın ili ve çevresindeki kuruluşlarca da desteklenen etkinlik türk öykü ve şiirlerini, edebiyatçı ve kültür ustalarını ülke çapında tanıtmayı ve dünyada barışa katkıda bulunmayı amaçlıyor. öykü ve şiir günlerinin bu yıl ki onur konukları kemal bekir, arif damar, fikret otyam ve vecihi timuroğlu olacak. celal inal’ın sunuculuğunu üstlendiği etkinliğe katılacak edebiyatçı ve bilim adamları ise şöyle: yrd. doç.dr. tülay akkoyun, sina akyol, recai atalay, mehmet atilla, talat avcı, zafer doruk, vicdan efe, gülseren engin, özgen ergin, doç. dr. hasan erkek, sultan su esen, kemal gündüzalp, mehmet arslan güven, nur içözü, yrd. doç. dr. şükran kara, a.neyzar karahan, m.sadık kırımlı, prof. dr. o. bilge kula, ayla kutlu, haldun h. marlalı, a. zeki muslu, prof. dr. özdemir nutku, akın önen, belma özgün, asım öztürk, mucize özünal, dr.hidayet sayın, dinçer sezgin, osman şahin, tahsin şimşek, erhan tığlı, bülent top, murat tuncel, oğuz tümbaş, dr. halit umar, çiğdem ülker, zehra ünüvar, mustafa veli ercan yaren, halim yazıcı, hayri k.yetik, m.uluğtekin yılmaz, nilay yılmaz ve muzaffer izgü. ilk gün, “cumhuriyet sonrası türk şiiri’nde kırılma dönemleri” tartışılacak, onur konuklarıyla bir söyleşi gerçekleştirilecek, öykücüler öykülerini seslendirecekler. birinci gün akşamı güvercinada’da kuşadası belediye başkanı fuat akdoğan’ın “hoş geldiniz kokteyli” ve kerem görsev triosu’nun jazz dinletisi var. ikinci gün sabah panelinin konusu, “cumhuriyet sonrası türk öyküsü’nde kırılma dönemleri”. öğleden sonra ise, “cumhuriyet sonrası türk romanı’... Devamı

18 11 2006

simitle çay / yorumLUyorum / öykü

Simitle Çay Bu başlığa kaşar peynirini de eklemek isterdim ama onun çayla simidin dostluğu karşısında silinip ikinci planda kalması daha doğru. Çünkü çayla simidi beraber bulduğumuz günler eksik değil, ama üçünü bir arada bulmak?.. Belki çayı da simitten ayırmak doğruydu. Yalnız simitten, sabahın o leziz, insan icadı yemişinden söz açmalıydım. Ama ne yaparsın, çaya kıyamadım. Simidin yanında o da ikinci planda kalıyor ama dostlukları da samimi bir dostluktur. Hiçbir kahvaltı simitle çayın yerini tutamaz. Ballı, reçelli, tereyağlı, hatta pamplımuslu kahvaltıların sonunda sokağa bir otomobille çıkmayan insan varsa kızılır öylesine. Bu çeşit kahvaltıdan sonra ayaklarınız ıslanmadan otomobile atlamalısınız. Yine ayakkabılarınız çamurlanmadan maroken koltuklu bir yazıhanede telefonu ele alıp: - Dün, akşam söylediğim gibi. On para aşağı olmaz. Tak telefonu kapamalı, tekrar açmalı: - Borsadan ne haber? Yetmiş altı, yirmi mi? Satma, bekle. Efendim bekle diyorum sana. Elbet bir bildiğim var benim de. Yetmiş yediye de vermem. Seksenden on para aşağı olmaz. Peki bekliyorum. Öğleye kadar telefon edilmezse sözümden cayabilirim. Unutulmamalı... demeli. Ama çayı simitle içtikten sonra sokağın çamuruna karışır, dişlerimizde hâlâ susam kırıntıları oradan oraya koşabiliriz. Sokakta yağmur yağar, alnımızdan ter damlar. Dişlerimizde susam tanesi, çayın kokusu hala burnumuzdadır. Ah, bir akşam olsa, kağıt yığınları önümüzden bir eksilse, bir yatağımıza uzansak, ayaklarımız bir dinlense... Oh! Yine sabah oldu bak! Acem Hasan Efendi çayı demlemiştir. Şu abullabut simitçi de nerde kaldı? Allah belanı versin! Gelir, akşamki simidi dayar. Gelmez çayın tadı kaçar. Yeniden İstanbul sokakları. Memursanız evrak, muharrirseniz mevzu, işçi iseniz tarak, işsizseniz park... Her şey, içinizi delik deşik eden yağmurlu günün içine sinmiş çay kokusu, dişlerinizdeki susam tanesi ile tadını alır, ilk adımını atar. İşte şimdi kaşar peynirine sıra geldi. O gün keyfimiz yerinde uyandı... Devamı

29 10 2006

" Cumhuriyet’i asıl tehdit eden ne? "! /yorumLUyorum/günce

CHP’nin başını çektiği sivil ve asker güç odaklarının, Cumhuriyet söz konusu olduğunda en çok öne sürdükleri; “Cumhuriyet’in tehdit altında” olduğu tezidir. Cumhuriyet’in sahipleri, tarihi boyunca, kimi zaman azalan kimi zaman dayanılmaz boyutlara çıkan şiddeti, halkı vergilerle, zamlarla, açlık ve yoksullukla perişan etmesi, bitmez tükenmez sıkıyönetimleri, OHAL’leri, cunta yönetimlerini, faili meçhulleri, kayıpları, derin devlet operasyonlarını, Türkiye’nin özgürlük ve demokrasi yoksulu bir ülke olarak bugüne gelmesini, hep bu “tehdide” bağlamışlardır. Peki Cumhuriyeti, onunla özdeşleştirilen Türkiye’yi tehdit etmek isteyenler yok mudur? Bugün elbette Türkiye’yi bölüp, bundan Ermeni, Kürt, Pontus, Arap... devletleri çıkarma hayalleri olanlar olabilir. Ama asıl tehdit bunlardan değil; bunları bahane ederek; “Türkiye Sevr’le karşı karşıya” iddiası arkasında her tür düşünce özgürlüğünü, inanç ve vicdan özgürlüğü taleplerini, basın özgürlüğünü, Kürtlerin özgürlük taleplerini, azınlık haklarını ya da bu çevrelerden gelen hak taleplerini bastırmayı, bu doğrultudaki mücadeleleri güç kullanarak ezmeyi hedefleyenlerden gelmektedir. Eğer 83. yılında Cumhuriyet’i tehdit eden bir tehlike varsa; bu “bölücülük tehdidini önleme” adına Kürtlerin ve Türklerin birbirini boğazlayacağı bir milliyetçilik kışkırtmasını göze almak, azgın şoven odakların mensuplarını linççileri sokaklara salacak kadar bir özgürlük düşmanlığı ile bir zamanlar trajik sonuçlar veren “Çılıgın Türkler” sendromunun bugün o dönemin traji-komik bir karikatürü olarak yeniden keşfedilmesindedir. Bu tehdidin bir diğer boyutu da; manşetimizde yer alan “Kader’lerin kaderlerinin değiştirilmek” istenmesi, Cumhuriyet’in bir avuç patron ve haramzadenin düzeni olarak “ebedileştirilmek” istenmesidir. Umalım ki; bundan böyle Cumhuri... Devamı

16 10 2006

Manisa’lı Niyobe Ana

Çeşitli dallarda birçok sanatçıya esin kaynağı olan Anadolu kaynaklı bu Niyobe (Niobe) efsanesi, daha sonraları Yunan mitologyasına da geçmiştir. Niyobe, Manisa Dağı'nın (Sipilos) ve yakın yöresinin kralı olan Tantolos'un kızıydı. Çocukluğunu tanrıça Leto ile birlikte geçirdi; aynı çevrelerde sürekli bir arada oynayıp büyüdüler. Yetişkinlik çağına eriştiklerinde haliyle git gide yolları ayrıldı. Niyobe, Tebai kralı Amfiyon'la evlenip onun sarayına kraliçe olarak yerleşti. Gene çok güzel bir kız olan Leto'yu; âdeti olduğu üzere baştanrı Zeus bir yolunu bulup baştan çıkardı ve Leto, Zeus'tan gebe kaldı. Tabii bu olayı duyan Zeus'un karısı Hera, gebe tanrıçaya büyük bir kin beslemeye başladı.   Hera'nın şerrinden korkan Leto; çocuklarını doğuracak güvenli bir yer aramakla geçen, haliyle çok uzun süren gebeliğinin sonunda, iki çocuk doğurdu: Tanrıça Artemis ile tanrı Apollon. Sürekli güzelliğiyle övünen ama bir ölümlü olan Niyobe'nin, Tebai kralıyla evlendikten sonra tam bir düzine çocuğu oldu; altısı kız, altısı oğlan... Bu çok çocuklu doğurgan Niyobe; hem güzelliği hem de doğurganlığındaki başarısıyla sürekli övünüp duruyordu. Bu kendince çok üstün saydığı ayrıcalığının herkesçe bilinmesi, dünyanın her tarafına yayılması için, her önüne gelene şişine şişine anlatıyordu bu özelliğini. Hatta güzellikten ve doğurganlıktan yana tanrıçalardan bile üstün olduğunu uluorta dillendirmekten çekinmiyordu. Birgün, yabancı konukların da bulunduğu saraydaki bir şölen sırasında Leto'yu çekiştirmiş; onun zaten kendisinin çok yakından tanıdığı çocukluk arkadaşı olduğunu, bir tanrıça da olsa gerçekte ahım şahım bir güzelliği olmadığını; üstelik doğura doğura topu iki çocuk doğurduğunu söylemişti...Haliyle böylesi bir küçümsenmeyi kendisine yediremeyen tanrıça Leto, Niyobe'nin bu sözlerine çok içerledi ve ona karşı giderek büyüyen bir kin duymaya başladı. İşte bu kin ve öfkeyle bilenen tanrıça, çoc... Devamı